ZİYARETÇİ DEFTERİ     ÖYKÜ DEFTERİ     YAZAR GİRİŞİ     KÜNYE     İLETİŞİM  
YAZARLIK BAŞVURUSU
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DEFTERE YAZ
MESAJLARI OKU

YAYIN İLKELERİ
YAZARLIK DERSLERİ
ANASAYFA
ATATÜRK’E DAİR
KARİKATÜRLER
FIKRA KÖŞESİ
ROPÖRTAJLAR
KİTAP
İLETİŞİM
KÜNYE
FOTO GALERİ

SON YAZILAR
MİLLETVEKİLLERİ GERÇEKTEN VEKİL Mİ?
MEMLEKETİMİZDE HAL VE GİDİŞ
BİZ ’60’ KUŞAĞI ÇOCUKLARIYIZ
KADININ ADI YOK
MEB İDARECİ ATAMALARI
YÜREĞİ GENİŞ MEKANI DAR KADINLAR
İki Seçenekli Sınav!
SEÇİM SEBEBİYLE CİNAYETLERE ZORUNLU ARA
SON DAKİKA
KAPTAN KÖŞKÜ

SON ŞİİRLER
DİLARA
TWİS
YAŞAYAN EFSANE
BEKLENEN ZAMAN
TAŞLAMA
ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ
YAŞAYAN VARDIR
TANGO
AKTIN GİTTİN
BEN SENİ

SON FOTOĞRAFLAR
Bodrum/Boğaziçi Sırtından Güneş’in Batış
HAYAT
HİÇ ŞAŞIRMAYIN
HEDEFSİZ İNSAN
DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR
AŞKIN RENGİ
SEN BÜYÜME ÇOCUK
BU ŞEHRİN DİLİ VAR
ÖZLEDİM
BAZI İNSANLAR VARDIR BÜYÜ GİBİDİRLER

SON YORUMLAR
Existential Purism (Varoluşsal Pürizm)
"Görüşürüz eğer varsan sevgilim........"...
RUHUNU YÜZÜNE GİYDİRECEK CESARETİN VAR MI?
Yeni nesil hep anlatıyordu. Ama benim aklım almıyo...
RUHUNU YÜZÜNE GİYDİRECEK CESARETİN VAR MI?
Güne düşen yazınızı tebrik ederim hanımefendi. ...
SUAT TURGUT VE İNSANLIĞIN SAVAŞI YENDİĞİ YER
Mehmet Bey, işe yaramayan şeyin ne olduğunu açıkla...
SUAT TURGUT VE İNSANLIĞIN SAVAŞI YENDİĞİ YER
hiç işe yaramadı...
YENGEM
Bir solukta okudum, tadına doyamadım, uzun bir rom...
BABAMA MEKTUP
Canım Minem, sağ ol......
BABAMA MEKTUP
Çok teşekkür ederim Hülya Hanım. Sağ olun. Yaz...
BABAMA MEKTUP
Tutunacak dallarımız teker teker koparken ne denli...
BABAMA MEKTUP
Neslihan Hanım, İçten, samimi, duygusal ve bir ...

İSTATİSTİK

 
ZİYARETÇİ DEFTERİ

1541 Kozacı/ 22/04/11 23:52 02/03/2012 12:23
Kocaman yüreklere sahip çocukların heyecanla bekledikleri Cumhurbaşkanlığı koltuğuna ben oturdum. Milyonlarca çocuk arasından seçilmek, özel olduğunu hissetmek ayaklarımı yerden kesti.İçimdeki sevinç buruk bir sevinçti ardı arkası gelmeyen sorular sevincimi kursağımda bırakıyordu. “Bugüne layık olmak için ne yapıyoruz, neler yapıyoruz, neler yapmalıyız?”

Arkadaşlarım ve diğer çocuklar da benim gibi mi düşünüyordu acaba?Sanıyorum çoğu bugünü çocuk bayramı diye kutluyordu.Oysa bugün, önce “Ulusal Egemenlik Bayramıydı” Beni kaygılandıran işte bu düşüncelerdi.Bugün hakkında ne kadar bilinçliyiz?Bugünün ne kadar derin anlamı olduğunun ne kadar farkındayız?
Oysa elimizdekilerin kıymetini bilip zaman kaybetmememiz gereken bir çağda yaşıyoruz.Elimizdeki en değerli şey ise bağımsızlığımız.Yoksa geçmişteki tüm çabalar boşa gidecek.Ne yazık ki Mustafa Kemal her gün doğmuyor.

Bağımsız olmayan bir insana ne verirseniz verin mutlu edemezsiniz.Hep bir tarafı yarımdır.Bizler bağımsızlık savaşı vermediğimiz için belki ne demek olduğunu hissedemeyiz.Ama bizim bilmemiz gereken “Geçmişimizden ders alarak geleceğimize yön vermek.” olmalı.Dilek Eryiğit

1542 Mihriban Öksüz/Erzurum 22/04/11 23:47 02/03/2012 12:22
23 Nisan da çocuk öğretmenine sorar:
Öğretmenim 23 Nisan çocukların bayramıdır değil mi? Ögretmen:
Evet diyerek soruyu cevaplar. Çocuk:
Öğretmenim siz söylemiştiniz; bayramlarda insanlar dinlenir ve birbirlerini ziyaret ederler değil mi. Ögretmen:
-Evet yavrum. Çocuk:
Anlamadığım bir şey var? "NİYE 23 NİSAN`DA EN ÇOK YORULAN BİZ OLUYORUZ".


Miniklerin bayramını kutlar, sevgi dolu günler geçirmelerini dilerim.

1543 Nagehan uslu/ 22/04/11 23:43 02/03/2012 12:21
Tüm çocuklarımızın bayramını kutlarım.

1544 Cemal Çamlı/ 22/04/11 23:38 02/03/2012 11:50
Tüm Çocuklarımızın 23 Nisan Çocuk Bayramı Kutlu Olsun
Duvar Fotoğrafları

Dinle beni küçüğüm;
Akıl vereyim sana.
Sen nerden bileceksin!
Biz büyükler biliriz,...
Sizin gibi değiliz,
Bize önemli olan
Sizin için değersiz,
Senin değerlilerin,
Bize çok çok gereksiz...
Gülümsemek için sana
Sebepsiz onca neden
Bizi huzursuz eden,
Belki yüzlerce neden

Seni küçük bir şeker
Çok mutlu edebilir,
Sebepsiz bir gülümseme,
Ya da minik bir kedi..
Biz büyüğüz, küçüğüm,
Bize gülümsenince,
Vardır deriz bir sebep,
Ya para ister ya da;
Çıkarı vardır elbet.

Sen nerden bileceksin,
Öyle mutlu olmayı.
Daha miniciksin sen.
Boyun bile yetişmez..
Mutluluk hesap işi,
Cebinde paran mı var,
İşte çok mutlusun sen.
Nereden bileceksin,
Paran mı var senin?
Paran varsa,huzur var.

Bilirmisin küçüğüm?
Söylediklerim yalan
Kendimi avuturum,
Bunları söylerek...
O kadar paran varsa,
Sanma ki çok mutlusun,
Mutluluk yürek işi...
Benim belki param var,
Sende bende olmayan,
Kocaman bir yürek var...


1545 sELMA nALBANT/ 22/04/11 22:42 02/03/2012 11:49
Merhaba.

YSK (Yüksek Seçim Kurulu) resmi sitesinden nerede oy kullanacağınızı
öğrenebilirsiniz.

http://www.ysk.gov.tr br>


1546 KOZACI/ 22/04/11 22:39 02/03/2012 11:48
ZEKÂ...


Günün birinde üç erkek, ormanda yürürlerken karşılarına büyük ve vahşi
bir nehir çıktı. Ama erkeklerin, nehrin karşı kıyısına mutlaka geçmeleri
gerekiyordu...


Peki bunu nasıl başaracaklardı?


Birinci erkek, dizlerinin üstüne çöktü ve Tanrıya dua etti. "Tanrım,
lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana güç ver!"
Tanrı ona uzun kollar ve güçlü bacaklar verdi.
Böylece nehrin karşı kıyısına geçebildi. Ancak, bunun için 2 saat
boyunca dalgalarla boğuştu ve neredeyse 3-4 kez boğulma tehlikesi
geçirdi. Ama, başarmıştı!...


Bunu gören ikinci erkek de Tanrıya dua etti:
"Tanrım, lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana güç ve
gerekli aracı ver!"
Tanrı ona bir tekne verdi ve o da nehrin karşı kıyısına geçmeyi
başardı, ancak birkaç kez teknenin alabora olma tehlikesiyle
karşılaştı...


Tüm bu olan bitenleri izleyen üçüncü erkek de dizlerinin üstüne çöktü ve
Tanrıya yalvardı: "Tanrım, lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana
güç, araç ve zekâyı ver."


Tanrı, erkeği bir kadına dönüştürdü. Kadın haritaya baktı... Nehrin
biraz yukarısına doğru yürüdü. Veeee, köprüden karşıya geçti !!!...


1547 Nihat Kaçoğlu/ 22/04/11 10:12 02/03/2012 11:47
ALEKSANDRA

Aleksandra, yorgun denizin kızı…
Avuçların nasıl yakamoz kokar...
Aleksandra, siyah göğün yıldızı…
Aşk, dudaklarından nasıl da akar...

Deniz gözlerinle gül Aleksandra,
Gül ki göçmen kuşlar sana özensin.
Bu gece yanımda kal Aleksandra,
Yetimliğim gül teninde gezinsin.

Ne zaman ağlasan ışıklar söner,
Kırık mızrap gibi titrer dizlerin,
Buz keser sokaklar, kırılır fener;
Bilmem hâlâ niye dolar gözlerin.

Estikçe fırtına güzelleşirsin,
Dağılır saçların imgelerimde.
Bilmem ki yaramı niye deşersin;
Ah, fazla güzelsin gecelerimde.

Beni bırak ,bırak beni burada;
Üsteleme, sana göre değilim.
Bak acılar emekliyor sırada,
Bak şiirler kan ağlıyor sevgilim.

Oysa seni daha sevmek isterdim,
Daha bir yok olmak esmer teninde.
Gözlerinde uyumaktı tek derdim.
Anlarsın sen beni günün birinde.

Senin şiirini yazmak istedim,
Baladını ıslak dudaklarının;
Geceler üstüne gelmesin dedim,
Altında topraktım ayaklarının.

Şâirler en fazla gecede büyür;
Bana o karanlık saçlarını ver.
Sevmek istiyorum seni bir ömür,
Bana boynu bükük sevdalar gönder.

Seni getir bana dudaklarından,
Bana hiç bitmeyen şarkılar getir,
Aydınlığı getir şafaklarından,
Bana denizinden türküler getir.

Güneş gözlerinle gül Aleksandra;
Gül ki papatyalar seni beklesin.
Bana son bir defa gel Aleksandra;
Gel ki mutluluktan kalbim teklesin.

Öleceğim, öleceğim, eminim.
Bak azıyor, hayır yok bu yarada.
Git ne olur, gitsen bile seninim.
Beni bırak, bırak beni burada.

Nihat KAÇOĞLU
ELAZIĞ
E MAİL.n.kacoglu@hotmail.com

1548 Gökhan Tosun/ 22/04/11 10:11 02/03/2012 11:46
Öylesine

Uzun, gri bir yol yalnızlığında büyüdüm
Yapış yapış birikti zaman hafızamda
Ardımda akıp giden çizgiler birikti
Yağmurun söylediği şarkıyı duyardı içimdeki çocuk
Öykünürdü ıslanmaya
Düşünür, sevişir, marihuana içer
Dünyaya bakardık dumanımızın içinden
Ayıplanırdık

Bu sessizlik gece kardeşliğidir parıldayan gözlerin
Uzakta bir deniz köpürür anlarsın
Yüzünün neden eridiğini
Neden sustuğunu gölgelerle bir

Yürürken parmaklarım seslere takılırdı
Hayalet şarkılar duyardım, fısıltılar…
Çocuk ağlamaları duyardım
Ölseler cennetlik;
Öldüler, yağmur geldi ağızlarından

Bir şiir yazdım içimdeki sarmaşığa
Güzel kadınlar geçti kelimeler gibi aklımdan
Teni tenime karışmış; haşarı, acemi
Giden gidene birileriydi hep kâğıt kalbimden
Her giden bir renk götürdü yanında
O renk ağladım

Mustafa Gökhan Tosun

1549 ERHAN TIĞLI/ 22/04/11 10:10 02/03/2012 11:45
Ayakkabıcı:
ah sevdiceğim sensiz hayat bana bir numara küçük geldi, kalbimi vurdu, su toplattı hop hop hoplattı, canım yanıyor ne olur dön...

Bilgisayarcı:
açtım kapadım kendimi; yine de düzelemedim sensiz... printerım ol, yaz beni yarım yârim...

Kabzımal:
mevsimlik sebzeler geldi, hormonsuz domates geldi, kütür kütür hıyar geldi, sen gelmez oldun...

Terzi:
beli sıkıyorsa sevdanın, don lastiği gibi süneyim sana... Paçalarını kısaltma sevdiğim, servi boylum al yazmalım benim...

Müzisyen:
kalbimin sol anahtarı, yarımlık notam, bu porte var ya... Sana feda olsun

Kasap:
senin o bakışların yârim, iki kere çekilmiş kıyma gibi lap diye yapıştırır tezgâha beni... Sinirlerim ayıklanır sesini duyunca... Ben seninim artık, ister inegöl köfte yap beni ister cızbız...

Minibüsçü:
stepnemi kaybettim sen benden gittin gideli...

Avukat:
itiraz ediyorum sayın aşkım... böğrüm müvekkil misali yanmakta sana tutulalı.....

Manav:
Domates yanaklım... Patlıcan dudaklım... Enginar kılıklım... 3 kilosu bir milyonluk bir aşk değil benimki...

Milletvekili:
bizim kasabaya yapılacak köprünün inşaatına başladık...15 sene sonra... beni öyle değiştirdin ki vadettiklerimi yapmaya başladım...

Doktor:
öksür sevdiğim, ciğer filmin pırıl pırıl, gönlünce öksür sevdiğim... hapşır sevdiğim grip aşısı gibi senin aşkın, beni mikroplardan korur sevdiğim

Haber Spikeri:
iyi aksamlar... Evdeki telefondan bildiriyorum. Dün aksam beynime ulasan sinyale göre, sana aşığım ve seni çok seviyorum. Bir dahaki konuşmamıza kadar hoşça kal!

Çiftçi:
buğday başağı gibi sarı saçların, rüzgârda mağrur boynunu büker güzeller güzeli... gel de aşık olma...

Benzinci:
sulandırılmış mazot gibi motoru bozan adamlardan değilim ben... Petrol rafinerisine döndüm seni seveli...

Bodyguard:
seni çok pis döverim, benim asabımı bozma... Seviyoruz dedik ya... Şimdi kaybol...

Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

1550 Yıldız Sırma/ 22/04/11 10:10 02/03/2012 11:44
Sabah uyandığımda, etrafı kabaca temizledim. Dört bir yana yayılmış saçları - Allah’ım ne çok saçlarım dökülüyordu böyle!- ve toz yumaklarını elektrikli süpürgenin en yüksek devrinde perdelere varıncaya kadar, her yeri hınçla vakumladım. Akşam için şirketten kızlarla Beyloğlu’nda buluşmak üzere program yapmıştık. Genellikle Pazar günleri tamamen kendimize ayırıp, ağda, kaş-bıyık temizliği, manikür gibi işlere vakit harcıyorduk - malum genç iş kadınlarıydık ve en azından günün çoğunu geçirdiğimiz camdan binalara girip çıkan diğer kadınlarla boy ölçüşebilmek için biraz bakım şarttı tabii- günün geri kalan kısmın da ise, buluşmuyorsak eğer televizyon karşısında tembellik yaparak geçiriyoduk. En azından benimki çok uzun süredir böyleydi. Ama işte, pazar akşamlarının pazartesiyi hatırlatması sebebiyle kendine özgü bir gerginliği vardı. Okuldayken, pazartesi yapılacak dersleri ya da sınavları düşünür, sabah kahvaltı bile edemezdim. Babamla annemin gergin suskunluğu, o suskunluk içinde yapılan kahvaltılar, gün ışımadan okul için kaldırılmam yetmiyormuş gibi. Sonra haşlanmış yumurtanın iğrenç kokusu…Yıllar sonra, yine pazartesi yapılacak işleri düşünüp kendi kendime sinirleniyordum. İşte bu yüzden, biraz eğlenmek iyi gelebilirdi. Zaten koca bir yazı; izinler tatiller derken birlikte bir şey yapamadan geçirmiştik.

Akşam olduğunda duşumu alıp giysilerimi değiştirdim. Geceyle ilgili olarak pek bir beklentim yoktu, ama iyi bir ’parçaya’ denk gelirsem, kaçırmaya da niyetim yoktu. Hafif bir makyaj yapıp sokağa çıktım. Kabataş’da bir çatı katında yaşıyordum. Daha önce, bekar bir bayanın yaşayabileceği sıkıntıların pek çoğunu yaşamış ve dört kere taşınmış biri olarak, artık ev aramaktan bıkmıştım ki, emlakçı bu çatı katını gösterdi. Dört katlı bir binanın en üst katında, oldukça küçük ama sevimli stüdyo bir daireydi. Binada asansör yoktu ama az da olsa denizi gören küçük bir terası vardı ve bu kadarı bile, karar vermem için yeterli olmuştu. Böylece; dar sokaklardan oluşan ve yer yer kağir evlere rastlayabileceğiniz, aşağısı deniz, yukarısı Taksim olan bu mahalleye taşınmış oldum. Tek sorun, ana caddeye doğru yokuşu çıkmak zorunda kalmamdı, ha bir de maaşın yarısını kiraya veriyordum tabii. O bir şey değildi de, şu yokuş tırmanma işi, özellikle kötü havalarda ciddi sıkıntı oluyordu.

Düne göre daha sert bir havada vardı dışarıda. Meydana çıktığımda, hınca hınç dolu bir cadde, sesler ve renkler içinde akıyordu. Haftanın yedi günü, yirmidört saat akan meşhur İstiklal Caddesi’ydi burası. Evim yakın olduğu için, buraya herkesten önce gelmem kaçınılmazdı. Saate baktım, randevularına her zaman erken giden biri olarak, iki kere erken gelmiş olacaktım yani. Kızlarla daha önce konuştuğumuz gibi; önce sıklıkla gittiğimiz bir kafede bir şeyler atıştıracak sonra da sürekli takıldığımız barlardan birine gidecektik.

İstiklal caddesinin kendine özgü; din-dil-ırk-cinsel tercih-giyim-kuşam farkı gözetmeyen kalabalığı içinde biraz ilerleyip ilk sağa döndüm. Ana caddeye çok yakın, daha çok entellerin gittiği, derli toplu bir yerdi Cafe Tropic.

Adı kafe olsa da, alkollu-alkolsuz içeceklerin yanı sıra, isteyene içinde hani şu snack denilen atıştırmalık lezzetlerin de sunulduğu bir yerdi. Bu saatlerde genellikle dolmaya başlıyor, gece yarılarına kadar da açık kalıyordu. Garsona bir capuccino dedim uzaktan bir el işaretiyle. Sık sık gördüğü için tanıyordu artık. Cam kenarındaki bir masaya yerleştim ve caddeden geçenleri izlemeye başladım. Kızlar gelene kadar biraz oyalanacaktım işte. İkinci sigaramı içiyordum ki, Selma’yı gördüm. Daha doğrusu, önce duydum. Kahkahalar içinde kapıdan girdi.

Aramızda Selma tarzı dediğimiz, allı morlu frapan giysileri içinde bana yaklaşıyordu. Bende çok zevksiz ya da komik duracak pekçok şey, itiraf etmeliyim ki ona yakışıyordu.

Gözlerim bir an Ece’yi aradı, bu gece gelmeyecekti galiba. Muhtemelen evde kariyer planları yapıyordu. Kendi küçük, hırsları büyük insanlardandı. Bu tür insanların pek çoğu gibi onun da, ileri de bizim gibi hırsları olmayan ya da en ufak engelde hırsı geldiği deliğe geri kaçan insanların tersine, daha iyi bir yere geleceğini düşünüyordum.

Selma ve Reyhan, yanlarında iki kızla birlikte bulunduğum masaya yaklaşırlarken neşeli olduğunu umduğum bir sesle sordum:
"Hey, siz nerede buluştunuz da bu saate kaldınız? Valla biraz daha erken gelirsiniz diye umuyordum,"
"E ne yapalım, biz senin gibi buralarda oturmuyoruz şekerim, hepimize uyan bir yerde buluşmamız bile zor oldu zaten,"dedi Selma.

Gülmeye başladık. Grubun diğer üyelerini selamladım sırayla. Reyhan, muhasebe bölümündeydi, diğer iki kızı da okuldan mı ne pek anlamadım bir yerlerden tanıyorlarmış işte. Hep birlikte daha büyük bir masaya geçtik. Her kafadan bir ses çıkıyordu ve ben de anlayabildiklerimle idare ediyordum. Gecenin devamı için enerji gerekecekti, biz de masaya birkaç lezzetli meze tabağı söyledik. İçkilerimiz eşliğinde tabakları çatallarken, her zaman olduğu gibi konuşma konusu ofistekiler ve bir türlü yapılamayan, aksayan işler ya da müdürlerimizle ilgiliydi. Ofisteki insanlarla Mars’ta dahi buluşsanız, konuşma konusu yine de ofis oluyordu.

Kısa bir sürede, herkes ortak bir ruh halini az da olsa yakalamaya başlamıştı. Bendeyse, bir manik depresifin nedensiz keyfi vardı sanki. Sonuçta biraz rahatlamak ve eğlenmek istiyordunuz, kasacak ne vardı ki? Şunun şurasında daha kaç zaman böyle geceleri çıkıp barlara takılabilecektik ki? Ya da bu işlerden zevk alacaktık?

Olgunluk yaşları kenardan kenardan göz kırpıyordu hepimize ve ilk gençlik korosunun ’gencim güzelim’ nakaratı geride kalmaya başlamıştı artık. Sadece kapanışı yapmadan, biraz cila cekmeye çalışıyorduk işte. En çok da ben. Diğerleri benden birkaç yaş küçüktü. Yani biraz daha vakitleri vardı. Sadece Selma ile yaşıttık. Evet şu koca ağız Selma. Her zaman gülen ve güldüren Selma. Aidiyet duygusunu, tamamıyla arkadaşlıkta bulan Selma. Benim hiçbir kişiye, kuruma, topluluğa aidiyet duygun olamadı. Birlik beraberlik duygusu her zaman sadece kenarda durup seyrettiğim şeylerden biriydi, içinde olduğum bir şey değil. Dolayısıyla eleştirmek adına yaptığım her çıkış, ihanet olarak algılanmaya adaydı zaten. Bütün okul yıllarım; ayrıksı, uyumsuz ya da cins olarak geçmişti. Ya da şimdi ki deyimle kıl...Ama işte insandık sonuçta ve gerçekten içine giremediğimiz gruplarla bile olsa, ortak bir şeyler yapabiliyor ya da mış gibi yapabiliyorduk.

Yaklaşık iki saat sonra, oldukça gevşemiş ve az da olsa doymuş olarak kafeden çıktık. Zira dolu bir mideyle, gecelere akmak akıllıca olmadığı gibi, aç karnına da yapılacak şey değildi. Eh artık hazırdık yani. Biz beş kız; neşeyle bu kalabalık caddede yürürken, daha bir güçlü hissediyorduk kendimizi. Özellikle Reyhan’nın peşine takıp getirdiği kızlardan yaşam enerjisi fışkırıyordu adeta. Erkek arkadaşları yokmuş anlattıklarına göre. Ama günü birlik birilerine takılmakta da bir sakınca görmüyorlardı anladığım kadarıyla.

Güle konuşa İstiklal’de yürürken düşünüyordum. Bu şehirde, ülkenin her yanında olduğu gibi özellikle geceler; hala erkeklerin egemenliği altındaydı ve sayıca ne kadar çok isek, onlardan zarar görme riskimiz de o derece azdı sanki. Kapkacın ve tacizin henüz belirmeye başladığı bu saatlerde; arka sokaklara fazla girmeden, daha önce gittiğimiz bir bara gitmek üzere, Tünel’e doğru ilerledik. Biraz aşağıda, sola döndük. Bar; yüz metre kadar ötedeydi. Büyüklü küçüklü gruplar bizim gibi caddeyi arşınlıyordu. Girişte, pek çok barda olduğu gibi, içeride sadece bir içki içmenizi sağlayan bir fiş satın almak zorundaydınız. Fazladan içeceğiniz her içki için ayrıca ödeme yapmanız gerekiyordu. Fişimizi alıp içeri girdi. Yarı aydınlatılmış ortamı, yoğun bir sigara dumanı sarmıştı. Barın önündeki tabureler dışında oturulacak yeri olmayan bir mekandı burası ve tabureler de çoktan kapılmıştı.

"Biraz erken kalkalım demiştim size, yerler kapılmış çoktan!" dedi Selma.

Bu durumda, gece yarılarına kadar ayakta kalmamız işten bile değildi. Üstelik ayaktayken de; birilerinin dans etmek için kenara köşeye bıraktığı içkilere dikkat etmek gerekiyordu. Yine de burayı seviyorduk. Kıvamını bulduğunda, ayakta kalanlar gelişigüzel iki yana sallanır, dans eder, ya da bulabildiği bir duvara kaykılıp etrafı seyrederdi. En iyi ihmalle; dans etmek için taburesini geçici olarak terk etmiş birinin yerine oturup biraz dinlenebilirdiniz. Üstelik bazı geceler canlı müzik de yapılıyordu.

Şanşımıza bu gece nostalji gecesiymiş, tipik bir ’oldies the goldies’ gecesi yani.

Banttan hepimizi okul yıllarına götüren pop ve rock parçaları çalmaya başlamıştı bile. Ayakta kalmak umurumuzda değildi. Yaş ortalamasının üzerindeydik biraz galiba. Ama hep beraber müziğin ritmine uyarak dans ediyorduk. Tabi buna dans denilirse. Bir elimizde içkilerimiz öne arkaya yaylanıp duruyorduk. Kızlar birileriyle tanışmışlardı bile. Ben pek girişken değildim bu durumlarda. Benim yerime kızlar o işi hallediyor, bana göre biri varsa benim de işimi kolaylaştırmış oluyorlardı. İtiraf edeyim ki, biraz hazırcıydım. Tanıştıklara tiplere şöyle bir baktım, doğrusu fena değillerdi. Oldukça uzun boylu, ela gözlü birini gözüme kestirdim. Reyhan’ın arkadaşlarından Çiğdem, şu şarışın olanı, o da aynı kişiyi gözüne kestirmiş görünüyordu. Hatta benden hızlı davranıp çocuğu ablukaya bile almıştı. Kalabalıktan faydalanıp, sanki itilivermişim gibi tam aralarına daldım.

"Ah pardon, çok kalabalık değil mi?," dedim sevimli olduğunu umdumduğum bir ifadeyle
" N’aabersiniz?"

Çiğdem biraz bozuldu, ama renk vermedi. Bense doğrudan hedefimin gözlerinin derinliklerine bakıyordum ve tüm çekiciliğimle -nedense kendimde bulduğum bütün kusurlara rağmen hala çekici olabildiğimi de sanıyordum doğrusu, o ha yani!- gülümsedim. Bir gülümseme bazen bu işleri o kadar kolaylaştırabiliyordu ki. Gerçekten de dikkatini çekmiştim. Gürültüde birbirimizi pek duyamıyorduk ama anladığım kadarıyla üniversidede işletme yüksek lisansı yapıyormuş. Demek ki, yaşı benden bir hayli küçüktü. Aslında yaşıtım da olsa, yaşını göstermeyecek bebek yüzlü tiplerdendi. Önemli değil diye düşündüm. Hatta daha bile iyiydi! Sonuçta buraya hayatımızın aşkını bulmaya değil -ayrıca bardan kaldırdığın hiçkimse hayatının aşkı olamazdı değil mi ya- biraz eğlenmeye gelmemiş miydik? Böyle bir çıtırı yemeden neden geceyi bitirecektim ki? Çiğdem’e sırtımı dönüp sohbetin dışında bırakmayı başarmıştım. Sanırım bu durum, bebek yüzlünün de hoşuna gitmişti. Kızlar tarafından paylaşılamayan Kazanova gibi sırıtıyordu. Gözucuyla Çiğdem’ya baktım. Bir karış suratla, diğerlerinin yanına yönelmişti bile.

Ben de sırıttım bir an. Yaşasın kötülük!

Hızlanan müziğin etkisiyle biz de daha hızlı tepinmeye başlamıştık. Yaptığımıza tam da dans denemezdi aslında. Birbirimizin dans ediş tarzını ya da yeni moda dans figürlerini taklit edip gülmekten ibaretti bütün yaptığımız.

Derken işte, Elvis, o muhteşem sesiyle you don’t have to say you love me’yi söylemeye başladı. Saatler ilerliyor ve her bir kadehde biraz daha jöle kıvamına yaklaşıyorduk. Flörtgen havamdaysam, uçan kaçan kurtulamazdı pek. Habire kıkırdayıp dans ediyordum. O ise neşeyle beni seyrediyordu. Bir gecelik aşk yaşama planlarınız varsa, biraz içkiyle gevşemek şarttı. Böyle, gevşemeden halvet olacak kadar kavaşe değildim henüz…Yani öyle sanıyordum?? Neyse, o anda ne olduğuma tam karar verememiştim.

Bir ara kulağıma eğildi.

"Adımı söylemeyi unuttum galiba, adım Ercan"

Gülümsedim. Ne fark ederdi ki?

Yıldız Sırma

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 2697 Kayıt )   

Tüm Hakları Saklıdır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları  yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Yazarların yazıları sitemizi bağlayıcı değildir. Tüm sorumluluk yazarlarımızın kendilerine aittir.