ZİYARETÇİ DEFTERİ     ÖYKÜ DEFTERİ     YAZAR GİRİŞİ     KÜNYE     İLETİŞİM  
YAZARLIK BAŞVURUSU

YAYIN İLKELERİ
YAZARLIK DERSLERİ
ANASAYFA
ATATÜRK’E DAİR
KARİKATÜRLER
FIKRA KÖŞESİ
ROPÖRTAJLAR
KİTAP
İLETİŞİM
KÜNYE
FOTO GALERİ

SON YAZILAR
İNTİHAR EDEN KİTAPLAR
KOKUSUNU YİTİRMİŞ MEKANLAR
KÖRLER ÜLKESİ
ENGELLİLER GÜNÜ MÜ? ENGELLİLİK FARKINDALIK GÜNÜ MÜ?
Fetret Devri
DEVLETİN RESMİ İDEOLİJİSİ OLMAZ
OYUM SEVGİDEN YANA
CEHALETİN CESARETİ
YAĞMURLU BOYACI
RÜŞVET KÖTÜ BİR ŞEY OLSAYDI

SON ŞİİRLER
TANGO
AKTIN GİTTİN
BEN SENİ
Paslı Teneke
GÜZEL ÖTESİ
SEVMEK
Homeros’un Çığlıkları
ASİ
ÇIRILÇIPLAK
MEKTUPLARIN DİLİ

SON FOTOĞRAFLAR
Bodrum/Boğaziçi Sırtından Güneş’in Batış
HAYAT
HİÇ ŞAŞIRMAYIN
HEDEFSİZ İNSAN
DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR
AŞKIN RENGİ
SEN BÜYÜME ÇOCUK
BU ŞEHRİN DİLİ VAR
ÖZLEDİM
BAZI İNSANLAR VARDIR BÜYÜ GİBİDİRLER

SON YORUMLAR
YENGEM
Bir solukta okudum, tadına doyamadım, uzun bir rom...
BABAMA MEKTUP
Canım Minem, sağ ol......
BABAMA MEKTUP
Çok teşekkür ederim Hülya Hanım. Sağ olun. Yaz...
BABAMA MEKTUP
Tutunacak dallarımız teker teker koparken ne denli...
BABAMA MEKTUP
Neslihan Hanım, İçten, samimi, duygusal ve bir ...
ANA DİL İLE ANA DİLİ FARKI
bencede oyle :)...
KÖR ÖZÜR DİLERMİŞ SAĞIR DA KABUL EDERMİŞ
Para hırsı yüzünden zamanında almadıkları tedbirle...
BİR ÇOCUĞUM OLACAK ADI CUMHURİYET
Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun, çok güzel bir y...
BİR ÇOCUĞUM OLACAK ADI CUMHURİYET
Sizin de Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun. Ata...
BİR ÇOCUĞUM OLACAK ADI CUMHURİYET
TEBRİKLER HÜLYA KARDEŞİM Güne yakışan bir yazı ...

İSTATİSTİK

 
MİNİK SERÇE HİKAYESİ
28 Şubat 2012 Salı 10:08
12
14
16
18

 

 
MİNİK SERÇE HİKAYESİ
 
 
 
 
       Kış ne kadarda uzun sürdü, ne kadarda uzun durdu toprakta kar. Her taraf lekesiz bembeyaz. Her ekmek ve gazete almaya gittiğimde bakkala, apartman saçağının kar düşmemiş beton sahanlığına atılmış ekmekleri yiyen güvercinlere gözlerim takılır. Bir, iki, üç, beş olurlar. Sonra daha çok güvercinler birikir. Her birinin havadan süzülerek inişleri seyretmeye değer bulduğum bir olaydır.
 
       Serçe kuşları, güvercinlerin arasına pekte kolay giremezler. Topluluğun dışında güvercinlerin göremedikleri kalan kırıntıları yerler. Ben ekmek almaya geldiğimi unutur bakakalırım güvercinlerin ekmek yiyişlerine bir hayli. Kar ne kadar uzun durursa toprakta, kuşlar o kadar insanlar tarafından beslenmeye muhtaçtır.
 
       Günler muhakkak ki hep böyle geçecek değildir. Günün birinde güneş doğmuş, karlar erimiş, üçüncü cemre düşmüş, kocakarı soğukları da yerini güneşli havalara bırakmış olabilir.
İşte böyle bir bahar mevsiminin güneşli bir gününde torunumun elinden tutup, parkın oyun bahçesine götürmüştüm. Nede olsa emekliliğimin üzerinden yıllar geçmiş, bize toruna bakmak, ev ihtiyaçlarını almak, birazda keyfimizce yaşamak kalmıştı.
 
       Torunumu salıncağa bindirdim. Gelirken marketten aldığım gofreti soyup, elimle yedirmem en büyük hobimdi. Ama beni ikide bir parka sürükleyen en büyük etkenlerden biri, iki serçe kuşu idi. Bu sanki bana sıradan iki serçe kuşu gibi gelmiyordu.
 
       Ben ne zaman torunumu salıncaklara bindirip de banka otursam, gözlerim bankın karşısında bulunan kuruyemişçiye takılır. Kuruyemişçinin vitrin camlarının önüne dizmiş olduğu ağızları itinalı bir şekilde yarılarına kadar kıvrılmış, içlerinde ay çekirdeği, leblebi, kabak çekirdeği, fındık, fıstık bulunan çuvallara bakarım. Sabahın erken saatlerinde dükkanını açan kuruyemişçi, çerezlerin albenisini müşterilere sunmak için böyle yapardı. Birde dükkanı parkın tam karşısında olduğu için sanırım. En öne koyduğu kavurma makinesinin içine atmış olduğu çekirdeğin kokusu, bırakın insanları kuşları bile imrendirirdi.
 
       Her parka gelişimde torunuma: ‘sen bu salıncaktan inme sakın ha!..’ diye tembihler sonrada kuruyemişçiden iki yüz elli gram ayçekirdeği alırım. Çekirdek bitene kadar çocukla parkta oyalanır, aynı zamanda serçe kuşlarını seyreder sonra da eve dönerim. Kuruyemişçinin tanınmış müşterisi olmuştum. Her dükkana girişimde dükkan sahibi bana ismimle hitap edip:
 
“Ooo! Can amca hoş geldin, ikiyüzelli gram ay çekirdeği alacaksın galiba” der bende:
“-Tabi, tabi bildiğin gibi” deyip biriki hal hatır sorar, sonra doğru torunumun yanına dönerim.
 
Dünde öyle oldu.
 
       Torunum salıncakta sallanıyordu. Benim elimde ayçekirdeği gözlerim kuru yemişçinin vitrinin önündeki ayçekirdeği çuvallarında, birkaç gün önceki gördüğüm, ondan önceki gün ve belki de dün gördüğüm kuşlar hep aynı idi. O ‘birbirlerinden ayrılmayan’ serçe kuşları.
Bu ne güzel arkadaşlık! bu ne güzel beraberlik! biri çuvalın başında durmadan çekirdeği alıyor gagasıyla bir o yana, bir bu yana çeviriyor içini yiyip kabuğunu çıkarıyor, diğeri ona gözcülük yapıyordu sanki. Ürkek ve tedirgin başını sağa sola çeviriyor, dükkana birisi gelecek olsa ‘pırr’ ikisi birden uçup önümdeki söğüt ağacına konuyor, biriki dakika cik cik’leşiyorlar, dükkanı gözetleyip kendilerine göre hiçbir tehlikenin olmadığına kanaat getirirlerse, önce birisi torbanın kıvrılmış kenarına konup bakarak kimsenin olmadığını gördüğünde bir iki ‘cik cik’ yapıp arkadaşını çağırıyor. Birisi çuvalın başına geçiyor, diğeri çekirdek yiyor. Şayet ısıtıcı dönmüyorsa, ısıtıcının haznesi içersinden kavrulmuşları yemek daha çok hoşlarına gidiyordu.
 
       Bir iki haftalık gözlemlerimde bu sırlarını da çözmüştüm. Kavurma makinesinin haznesine giren, bir çekirdek alıyor gagasına, o gagasında haznenin kenarında çekirdekle beklerken diğer kuş haznenin içersine girip çekirdek alıyor ve sonra ikisi de haznenin kenarına konup seri bakışlarla başlarını sağa sola çevirip, çevrelerine bakınıyorlar, ağızlarında çekirdekle önce söğüt ağacının dalına, sonrada en sakin bir çimen üzerine konup gagalarındaki çekirdeği yiyorlardı. Dükkan sahibi kuşların geldiğini görüyor ama onlara her hangi bir tepki vermiyordu. Kuşların bir iki çekirdek almasını dükkanın uğuru olarak görüyor, onlara hoşgörülü davranıyordu. Fakat benim gözlemlediğim kadar ayrıntıları bilmesi de imkansızdı.
 
       Birkaç kez torunuma da kuşların hareketini göstermiştim. Ama nede olsa torunumun dikkatini parktaki başka çocuklar ve oyuncaklar çektiğinden üzerinde o kadar durmamıştı. Benim çözemediğim, ağaçlarda ve çevrede bir sürü başka kuşlar var ama yalnızca bu iki kuş kuruyemişçinin dükkanına dadanmıştı. Bu iki kuş kardeş miydi? Arkadaş mıydı? Sevgili miydi? Anne, baba mıydı? Bu ne güzel bir birliktelikti.
 
       Hava her gün birbirinden daha farklı, sanki her gün bir önceki güne göre daha iyiye gidiyordu. Bu gün baharın doğayı daha çok canlandırdığı, o pırıl pırıl güneşin havayı daha çok ısıttığı bir gündü. Ağaçların dalları biraz daha yeşile bürünmüştü sanki. Erguvan çiçekleri domur domur açmaya durmuştu. Çimenlerin yaprakları kıpır kıpırdı. Her şeyde gizli bir hareket vardı sezinlediğim. Torunumun elinden tutup parka gelişimin üzerinden on dakika geçmişti. Kendisi binmişti salıncağa. Kendi kendisini sallamaya alışmış, bana oturup beklemek kalmıştı.
 
       Gözlerim gene serçe kuşlarındaydı. Karşımdaki çayırların üzerine konmuşlar, gagaları büyüklüğündeki ay çekirdeklerini kuvvetlice sıkıp sonra çekirdeğin diğer tarafını tekrar ağzına alıp, tekrar sıkıp yere bırakıyor, bu birkaç kez sıkıp bırakma hareketinden sonra çatlattıkları kabuğun içersinden içini çıkarıyorlar, her başını yere indirip kaldırdıklarında incecik boyunlarıyla çevrelerine bakınıp sonrada çekirdeğin içini yiyorlardı. Sanki ikisi de aynı anda başlayıp, aynı anda bitiriyorlardı çekirdek yemeyi. Üç beş saniyelik duraksamadan sonra tekrar ‘pırrr’ diye uçup ısıtıcının haznesine beraber kondular.
 
        Bir taraftan kuşları izlerken ara ara torunuma bakıyordum. Bir ara baktım torunum yok, biraz ilerde başka bankta oturan oniki, onüç yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuğun yanına gitmiş, üçü de kafaları önlerine eğik bir şeye bakıyorlardı. Ben torunumun tanımadığı çocuklarla ne işi var diye düşünürken çocuklardan birinin torunumun eline bir tabanca verdiğini gördüm. Koşarak kalktım yerimden tabancayı alıp, çocuklara:
 
“-Evladım bununla oynamak tehlikelidir. Hadi bakim evinize. Kim bilir babanın da haberi yoktur tabancadan” dedim. Gerçi tabanca adam öldürecek cinsten bir şey değildi ama gene de kurşun birisinin gözüne isabet etse kör ederdi. Torunumun elinden tutup:
 
“-Gel bakayım, ne işin var burada doğru salıncağın başına”, deyip torunu gönderdim. Çocuğa da tabancasını verip:
“-O tehlikeli bir şey nerden aldınız onu” Çocuk:
“-Benim. Biz her gün evde babamla atış yaparız bununla”.
 
Çocuğun elindeki havalı bir tabancaydı. Namluyu kırdığınızda içine ufak bir kurşun alıyor, namluyu kuvvetlice doğrultup tetiği çektiğinizde içersine almış olan kurşunu havayı sıkıştırmanın vermiş olduğu basınçla atabiliyordu. Nede olsa gene de tehlikeliydi. Silahı verdiğim çocuk pişkin bir tavırla:
 
”-Bak amca burası da emniyeti. Burası kapalı olduğunda tehlikeli olmaz “ dedi. Çocuk ufak bir teneke kutu içersinden çıkardığı kurşunu bana uzatıp:
“-Ne olur benim kuvvetim kâfi gelmiyor, şu kurşunu tabancanın namlusu içersine koyabilir misin?” dedi.
 
Ben de tekrar çocuğun elinden tabancayı aldım kuvvetlice namluyu büküp, kurşunu yuvasına yerleştirdim. Namluyu kuvvetlice büküp kurulmuş duruma getirdim. Biliyorum ki yanındaki arkadaşına ve bana gösteriş yapacaktı. ‘Hadi bu kadarda zevkten mahrum kalmasınlar’ diye düşündüm. Benimle beraber daha önceki oturduğum banka kadar geldiler. Biraz uzağa diktikleri bir kibrit kutusunu bana gösterip:
 
“-Bak amca şu gördüğün dikili kibrit kutusunu vurabilir misin?” dedi. Ben de tabancanın emniyetini açıp iyice nişan alıp attım ama vuramadım. Çocuk teneke kutu içersinden bir kurşun daha aldı, bana verdi. Ben gene kurşunu tabancaya yerleştirdim, mekanizmayı kurdum ve çocuğa verdim:
“-Hadi bakalım, bu seferde sen at” dedim .Çocuk iyice nişan aldı. Bir atışta kutuyu vurdu. ‘Tesadüftür’ diye düşündüm kendi kendime. Deldiği yıkılan kutuyu yanında beraber gelen diğer arkadaşı hemen dikti. Bu arada sekiz yaşındaki benim torunda gelmişti başımıza. Ben gene tabancaya kurşunu yerleştirip çocuğun eline verdim. Çocuk tekrar kutuyu vurmuştu.
Böyle üç dört sefer tekrar etti atışları, hiç ama hiç karavana yoktu. Bende birkaç sefer daha denedim vuramadım. Çocuğa:
“-İhtiyarlığımdan olsa gerek evladım. Aferin sana baban iyi yetiştirmiş seni” dedim. Üstelik çocuğu birde taltif etmiştim. Bu arada torun bir iki mırın kırın etti, ‘bende atayım’ diye ama ben müsaade etmedim. Çocuklara da:
“-Hadi artık hevesinizi aldınız bu günlük bu kadar” dedim, ben torunumla ilgilenmek için salıncağın başına doğru gidip torunu birkaç kez hızlı bir şekilde salladım. Geri dönerken tabancasını verdiğim çocuğun nişan alarak:
“-Vurdum, vurdum’ diye sevinç çığlıkları attığını işittim. ‘Vurdum’ dediği şey ayaklarımın ucunda çırpınıyordu. Bu benim her gün torunumu parka getirdiğimde gördüğüm ve özellikle izlediğim serçe kuşundan başkası değildi. Birkaç zıplama hareketi yapan serçe artık zıplamaz olmuştu. Çocuk vurmanın sevinciyle serçeyi almak için bana doğru koşarken ben çocuktan daha önce kuşu aldım avuçlarımın arasına. Minik serçe gözleriyle yakalanmanın korkusunu anlatıyor, elimde minnacık kalbinin atışlarını duyuyordum. İri bir ayçekirdeği büyüklüğündeki gagası yerinde yoktu. Sanki ‘sana da güvenmiyorum’ der gibi ara ara kurtulmak için içgüdüsel olarak hamleler yapıyordu. Bana ne olduğunu bilemediği korkulu ve heyecanlı bakışlarındaki yalvarmalarını hissettirmek istiyordu sanki.
 
Serçe kuşunu vurmanın sevincini yaşayan çocuğun yanıma gelip de:
“-Nasıldı atışım ama!” diyerek benden övgü beklemesi karşısında onu dövmemek için kendimi zor tuttum. Artık yapılacak bir şey yoktu. Sadece:
“-İyi halt ettin” diyebildim. Yalnızca avucumun içersine sığan kuşu göstererek:
“-Bak gagası yok, nasıl yiyecek bu kuş, çekirdeğini? Karnını ne ile doyuracak? Bak evladım, buna gagasını geri verebilir misin şimdi? Yazık! Bu canlıyı bu duruma getirmen günah değil mi?” delikanlı biraz mahcup ve üzgün:
”-Bu son amca, ‘söz’ bir daha böyle bir hata işlemeyeceğim. Ne olur affedin beni” derken ben elinden şekeri alınmış ufak çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordum. Çevrede birikenlerin üzgün bakışları arasında ölümle yaşamın ne zaman kesişeceği belli olmayan bir hayata yaralı kuşu nasıl bırakacaktım?
 
        Kendimi belki de hiç affetmeyeceğim bir vicdan azabının içinde buldum. İçimden kendi kendimi yargılarken sanki çocuğun tetiği çektiği parmak benim parmağımdı. Ne diye kurşunu koymuştum ellerimle namluya.
 
       Sessizce gözlerimdeki yaşları silerken, bilinçsizce gevşettiğim avuçlarımın arasından serçe kurtulduğunda sağa sola zikzaklar çizerek uçuyordu. Kuruyemişçi dükkanının önündeki kavurma makinesi haznesinin kenarında başka bir minik serçe arkadaşını bekliyordu.
 
 
Ahmet CANBABA
Okunma Sayısı : 3464

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :



+ Benzer Haberler


YAZAR HAKKINDA
AHMET CANBABA

SON EKLENENLER

MEYVELER İKTİDARDA
DOSTUM
BEKARIM
YALNIZLARDAYIM
GÖZLERİ KIYAMET BAKIŞLI...
ÇAĞDAŞ DİNDARLIK
MİNİK SERÇE HİKAYESİ
CENNETT SENİNLEYİM
KARAKOLA GİTSEMMİ Kİ AC...
YOKUŞTA YÜRÜYEN ADAM
SOKAK ÇOCUĞU

Tüm Hakları Saklıdır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları  yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Yazarların yazıları sitemizi bağlayıcı değildir. Tüm sorumluluk yazarlarımızın kendilerine aittir.